Ana Sayfa / Faaliyetler / 100 Yıllık Muhasebe

100 Yıllık Muhasebe

Anadolu Platformu Koordinasyon Kurulu üyesi Hüseyin Özhazar, geçtiğimiz günlerde Milli İrade Platformu adıyla gazetelerde yer alan, Anadolu Platformu’nun da imzasının bulunduğu ilanla ilgili Kanal24’e açıklamalarda bulundu.

Kanal 24 Moderatör programının konuğu olan Özhazar, küresel güçlere karşı, milli bir devletin, milletin devletinin inşası için çalışmaya devam edeceklerini, bunun için çalışanlara, bu yolda devam ettikleri müddetçe destek olacaklarını söyledi. “Kimsenin arka bahçesi değiliz” diyen Özhazar, bu mücadelenin karşısında olan yerli işbirlikçilerle de sonuna kadar mücadele edeceklerini belirtti.

İşte Özhazar’ın konuşmasının tam metni:

Spiker: 97 kuruluş, nereden hareketle bu bildiriyi yayınlamaya karar verdiniz? Bir endişe mi vardı sizde?

Özhazar: Öncelikle bize bu fırsatı verdiğiniz için teşekkür ederim. Anadolu Platformu Türkiye’nin değişik coğrafyalarında faaliyet yapan 70 civarında dernek ve vakıftan oluşuyor. Türkiye’deki ve dünyadaki gelişmeleri yakından takip eden ve bunlara dair çözümler üreten, fikir beyan eden ve pratik çabalar içerisinde olan kuruluşlardan oluşuyor. Anadolu Platformu bu anlamda bakıldığında, ülke, memleket meselelerine, dünya meselelerine ilgili olan bir sivil toplum kuruluşu. Dolayısıyla ülkemizde gerçekleşen ve bizleri ilgilendiren her konu hakkında da duyarlı. Ülkemizde yakın dönemde gelişen meseleler hususunda da bir duyarlılığa sahip. Bir tepki vermesi gereken bir husus olduğunda buna karşı tepkisini koyan, düşüncesini beyan eden bir platform.

Burada şunu ifade etmek lazım; Biz yüzyıl önce bir savaşa girdik ve kaybettik. Aşağı yukarı 25 milyon km2 topraktan 774bin km2 coğrafyaya inen bir alana razı olduk. Ve İslam toprakları üzerinde ve Osmanlı toprakları üzerinde gecekondu devletler olarak tabir edebileceğimiz devletler kuruldu. Bu devletler, sömürgeci devletlerin şekillendirdiği, biçimlendirdiği kukla yapılardı, kontrol edilebilir yapılardı. Bu anlamda Türkiye Cumhuriyeti kurulduğunda da bir takım sınırlandırmalarla kurulmuş, bir takım daraltmalara rıza göstermiş bir devlet olarak kurulmuş idi. Ve biz sıkışmış bir alana razı olarak sürece başladık. Ve bu ülkenin değerleri, süreç içerisinde hayattan koparılmaya çalışıldı. Dedelerimiz, babalarımız büyük sıkıntılar içerisinde büyüdüler. Ve bu ülkeye kontrol eden-etmek isteyen güçler, sürekli olarak bu ülkenin değerlerine savaş açtılar. Müdahelelerde bulundular. Sık sık, işte 1923-50 arasında, tek parti iktidarı döneminde, bu ülkenin, değerlerinden uzaklaştırılmasını yaşadık biz. 1950-60 arasında küçücük bir rahatlamayı bile çok görenler, NATO aracılığıyla 27 Mayıs darbesini yaptılar. Yani bizim sınırlarımız dışarısına çıkamazsınız denilen bir anlayışla hareket ederek, bir anlamda bu topraklara müdahale etmiş oldular. 71’de yine müdahale ettiler, 80’de yine müdahale ettiler, 97’de yine müdahale ettiler. Yani bu müdahaleleri yapanlar şunu biliyorlardı: Türkiye sadece Türkiye değildir. Türkiye, hinterlandı olan, doğal bir coğrafyası olan bir ülkedir. Dolayısıyla bu ülke ve bu ülkede olan gelişmeler, siyasetler, ekonomik yapı kendi kaderine bırakılamaz. Buranın insanlarına bırakılamaz ve mutlaka müdahale edilmesi gerekir. Ve biz yaklaşık 100 yıldır bu müdahaleleri yaşıyoruz. Ama bu müdahalelere rağmen, bu ülkede duyarlılığını kaybetmemiş, inisiyatif sahibi, insaf sahibi insanlar, küçük küçük kuruluşlar olarak, toplumun kılcal damarı mesabesinde olan bir duyarlılıkla harekete geçtiler. Uzun yıllardır çalışmalarını sürdürdüler. Tüm bu baskı ve yıldırma girişimlerine, hapishanelere, tehditlere vesaire tutumlara rağmen, bu ülkenin duyarlı insanları, bu ülkenin evlatları bir duyarlılık ortaya koydular ve bu duyarlılığı adım adım, gıdım gıdım tabiri caizse büyüttüler. Ve işte 1997’de de yeni bir müdahale ile, “bin yıl sürecek” tehditleriyle, bu milleti kendisine bırakmayacak tarzda yine bir müdahale oldu. Ama tüm bu müdahalelere rağmen, bu millet kendi değerlerine sahip çıkmasını bildi. Kendi içerisinden, hem kendi toplumuna hem de bu coğrafyanın hinterlandındaki topluluklara, milletlere sahip çıkacak bir duyarlılığı ortaya koydu. Bunun içerisinde AK Parti önemli bir rol oynadı. Tayyip Erdoğan önemli bir rol oynadı. Ama asıl, o sivil yapılar, toplumun bir anlamdaki kılcal damarları hep çalıştı. Yani bu anlamda o sivil yapılarla, Ak Parti’nin ortaya koymuş olduğu tutum ve davranış örtüştü. Yani milletle hükümet, yüzyıl sonra, tarihinde ilk defa bir araya gelme, aynı duyguları paylaşma imkânı yakaladı. Ve biz 1915’te İngiliz ve Fransız mühendislerinin, Sykes – Picot’un, bize çizdiği sınırları kabul etmeyeceğimizi, etmediğimizi açık ve aleni bir şekilde gösterme imkânı yakaladık. Şimdi bu yakaladığımız –ki şunu unutmamamız gerekiyor; tarihte fırsatlar her zaman olmaz. Tarihsel fırsatlar sık aralıklarla karşımıza çıkmaz. Yani belki yüz yılda bir karşımıza çıkan fırsatlardır bunlar.

Spiker: Neden yapıyorsunuz bu uyarıyı?

Özhazar: Bu uyarıyı niçin yapıyorum? Önemli bir eşikte Türkiye olarak, (burada yalnız Türkiye derken, sadece Türkiye coğrafyasını kastetmiyorum. Tüm İslam dünyasını ve mazlum milletleri kastediyorum.) Bakınız, 28 Ocak 1920 tarihinde, son Osmanlı Mebusan Meclisi’nde, “Misak-ı Milli” kararları alınmıştır. Biz öğretmenler olarak inkılap tarihi derslerimizde misak-ı milli’yi anlatırken, bugünkü ulusal sınırları kasteden bir tanımla bu olayı vurguluyor ya da anlatıyoruz. Hâlbuki misak-ı millinin yani İstanbul’da son Osmanlı mebusan meclisinde alınan bu karara baktığımızda çok net bir tanımlama yapıyor: “Misakı Milli, Anasır-ı Osmaniye ve Memalik-i İslamiyedir” diye bir tanımlama yapıyor. Yani tüm İslam coğrafyası ve Osmanlı beldelerinin olduğu topraklar bizim doğal coğrafyamızdır ve ulusal sınırlarımızdır. Yani bu anlamda Türkiye’nin sadece Türkiye olmadığını belirtmek açısından söylüyorum. Yani bunu nerede hissediyorsunuz? İşte meşhur bir söz var; “Ol mahiler ki, derya içredirler, derya bilmezler” diye. Yani biz de Türkiye’de yaşayan insanlar olarak, Türkiye’de neye tekabül ettiğini çok fazla bilmiyor olabiliriz ama özellikle yurt dışına çıktığınızda ya da yurtdışında çeşitli yerlerden gelen insanlarla muhatap

0lduğumuzda neyi görüyorsunuz? Türkiye’nin sadece Türkiye olmadığını Türkiye’nin Moritanya olduğunu Türkiye’nin Myanmar olduğunu, Türkiye’nin Pakistan olduğunu Hindistan olduğunu Türkiye’nin Kosova olduğunu, Bosna olduğunu, Kafkasya olduğunu, Ortadoğu olduğunu görüyorsunuz. Yani o insanların kaderleri sizin kaderinizden bağımsız değil yani sizin ve burada yaptığınız her davranışın bir farklı coğrafyada, Kuzey Afrika’da ya da Kafkaslar’da ya da Balkanlar’da bir izdüşümü var. bu anlamda tarihsel bir

duruşla, tarihsel bir pozisyonla karşı karşıyayız. Dolayısıyla bu dönemde yapacağımız davranışların katma değeri çok daha fazla. Bu dönemde alacağımız zarar tarihin her hangi bir diliminde alacağımız zarar gibi olmayacaktır. Bu dönemdeki dönüşümler artı ve eksi anlamda çarpan etkisi yaparak bir etki ortaya koyacaktır. Bu anlamda biz belki bunun farkında değiliz ama tarihsel bir perspektiften ve coğrafya perspektifinden baktığımızda, bu dönemde yapılan işlerin girişimlerin tarihsel anlamda çok büyük bir anlam ifade ettiğinin bilincinde olan insanlarız. Dolayısıyla devletin milletle çok uzun yüzyıllardır buluşmadığı bir dönemden çıkarak ilk defa böyle bir fırsat yakalamışken bu fırsatın heba edilmemesi gerektiğini düşünüyoruz. Bu fırsatın kaçırılmaması gerektiğini ve yeniden eskiden olduğu gibi devletin milletiyle barışık olduğu, milletin devletle barışık olduğu, “insanı yaşat ki devlet yaşasın” felsefesinin yeniden hayata geçirebileceği bir fırsat yakalamışken bunu heba edemeyiz. Duyarlı insanlar olarak dolayısıyla bu dönemde kazanımlarımızın kaybedilmesine göz yumamazdık.

Spiker: Tam da onu soracaktım ben de. Kazanımlarımızın kaybedilmesinden endişe mi duyuyorsunuz?

Özhazar: Türkiye’nin kendi kendisine bırakılmayacak kadar önemli bir coğrafya ve medeniyet havzası olduğundan bahsetmiştim. Türkiye, belki küllerinden yeniden doğuyor. Zümrüdü anka gibi küllerinden yeniden doğan bir ülkenin, etki alanı, hinterlandı da bilindiği için Türkiye’nin kendi yolunda yürümesini engelleyecek ulusal ve uluslar arası daha çok uluslararası bir çok planın senaryonun gündeme sokulduğunu, bunun hayata geçirilmek istediğini biliyoruz. Yani biraz okuyan, araştıran dünyayla memleketle ilgili olan insanlar olarak bunu biliyoruz. Yani öteden beri yapılan müdahalelerin de dış kaynaklı olduğunu ve içerideki işbirlikçilerle bu işlerin kotarıldığını da biliyoruz. Şimdi ikinci bin yıl bittikten sonra, bu ülkede, bu coğrafyada kendi ayakları üzerinde duran yeni bir devletin inşa edildiğini herkes görüyor, biz de görüyoruz. Uluslararası bir takım güç odakları da bunu görüyor. Ve yeni, bağımsız, organik, kendi ayakları üzerinde duran, bağımsız bir Türkiye’nin oluşumunu engellemek için çok çeşitli senaryoların devreye sokulduğunu düşünüyoruz. Bu süreçte de, yani daha önceki Gezi ve benzeri öncesinden itibaren gelen süreçler de Türkiye’nin tökezlemesine devletin milletiyle buluşmasına milletin değerleriyle buluşmasına engel olmak için yapılan girişimler idi. Bu girişimler arka arkaya devam ettiriliyor. Bu sürecin böyle devam ettirilmek istendiğini düşündüğümüz için kazanımlarımızı kaybetmeyeceğiniz. Kazandığımız değerleri birilerinin istekleri, arzuları ya da uluslararası hâkimiyeti için berhava etmeyeceğiz bu toplumda zerre kadar da olsa duyarlık taşıyan insanlar olarak ve geçmişte yaşadıklarımızı göz önünde bulundurarak ve kardeşlerimizle yani Suriye’nin bizden ayrı bir ülke olduğunu düşünemeyiz, Mısır’ın bizden ayrı bir ülke olduğunu düşünemeyiz. Kuzey Afrika ülkelerinin ya da Balkanlar’daki coğrafyanın bizden ayrı Türkiye’den ayrı bir ülke olduğunu düşünmüyoruz. Bu suni sınırları kabul etmiyoruz. yani 1915-18 yılları arasında masa başında kabul edilmiş çizilmiş sınırları biz neden kabul edelim? buna yönelik bir takım adımların atıldığı bir süreçte ebetteki kazanımlarımıza sahip çıkacağız size bu anlamda kim bu konuda tuğla üzerine bir tuğla koyuyorsa yanımda olacağız. Kim de bu süreci engellemeye, baltalamaya sabote etmeye çalışıyorsa bütün gücümüzle bunun karşısında olacağız. Sivil toplum kuruluşları, bunun için vardır. Sivil toplum kuruşları, kimsenin ön bahçesi, yan bahçesi ya da arka bahçesi değildir. Kendi iradeleriyle hareket eden kuruluşlardır. Bu anlamda biz, bu hükümet doğru adımlar attığı müddetçe yanında olmaya, yanlışlarını da söylemeye her zaman hazır ve nazır olacağız.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir