Ana Sayfa / İslami Bilgiler / Şahitlik/Şehadet/Şehitlik

Şahitlik/Şehadet/Şehitlik

 Bismillahirrahmanirrahim. Şahit ne anlama geliyor, kısaca sözlük anlamından hareketle ıstılahi anlamı da kapsayacak bir tanım yapacak olursak; bir yerde bulunan, bir şeyi gören ve gördükleriyle bildikleri konusunda bilgi veren, tanık olan, bir akdin yapılması sırasında taraflardan birinin yanında hazır bulunan, doğrulayan, ispat eden ve bir de Allah’ın birliğine şehadet eden kişi demektir. Kur’an-ı Kerim’i incelediğimizde şahit ve şehadet kelimelerinin aynı kökten geldiğini görürüz. Türevleriyle birlikte bu kavram Kur’an’da 150 yerde geçer. Yine bu bağlamda Kur’an-ı Kerim’i incelediğimizde vahyin önümüze koyduğu donelere, verilere baktığımızda şahitliğin üç aşaması ile karşı karşıya kalıyoruz.

Bir; A’raf Suresi 172. ayette henüz dünyaya gelmeden önce ruhlar aleminde Allah (cc) ile insanlar arasında gerçekleşen ahdi misakla ve orada insanın kendisine şahit tutulması gerçeğiyle karşı karşıya kalıyoruz. Hani yüce Allah; “elestü bi rabbiküm-ben sizin Rabbiniz değil miyim?” diye soruyor da kullar; “galu bela-evet sen bizim Rabbimizsin, şehidna-şahit olduk” diyorlar ya. Ayetin öncesinde beyan edildiği üzere yüce Allah, kendilerini kendilerine şahit tutarak bu ahdi misakı gerçekleştiriyor. Böylece Allah ile muahede gerçekleşiyor. Henüz dünya hayatına gelmeden şahitliğin bir boyutunun olduğunu görüyoruz. Akabinde insanoğlu dünyaya geliyor. Özellikle mükellef olma, akıl baliğ olma aşamasına gelince bu defa kelime-i şehadetle muhatap oluyor. Kelime-i şehadeti getirerek aslında ruhlar alemindeki o şehadetini, gaybi olan şehadetini dünya gözüyle vicahiye dönüştürüyor. Bil fiil bunu dünyada da dillendirmiş oluyor.

İkincisi; Kelime-i şehadetle birlikte bu defa diğer şahitlik devreye giriyor. Bakara Suresi 143. ayette bakıyoruz ki “Böylece, sizler insanlara birer şahit (ve örnek) olasınız ve Peygamber de size bir şahit (ve örnek) olsun diye sizi orta bir ümmet yaptık.”

Üçüncüsü de; Maide suresi 8. ayette; “Ey iman edenler! Adil şahitler olarak Allah için hakkı ayakta tutun” şeklindeki emri ilahidir.

İşte bunlar şahitliğin aşamaları olarak karşımıza çıkıyor. Bunun en zirve noktası da kişinin bu şahitliği hayatıyla ispatlamasıdır. Yani yaşamını Allah yoluna tahsis ederek, teslim ederek, adayarak şehitlik dediğimiz mertebeye ulaşmasıdır. İşin zirve noktasıdır şehitlik.

Ülkemizde “Şehadet” kavramı bir nevi kanlı bir şekilde ölme, bir merminin ucunda yaşamını yitirme manasında anlaşılıyor. Bu konudaki düşüncelerinizi bizimle paylaşır mısınız?

Şehitliğin ulvi bir nimet olduğu tartışılmaz. Yani bu konuda kuşku yok. Gelen ayetlere ve hadislere baktığımız zaman, her müminin dünyadaki en büyük gayesinin şehitlik olması gerektiğine inanıyorum. Çünkü Allah Rasulü (sav) dünyadaki en büyük isteğinin Allah yolunda öldürülüp, tekrar diriltilip tekrar öldürülmek, tekrar diriltilip tekrar öldürülmek olduğu şeklindeki talebini hesaba kattığımız zaman, bu büyük mertebenin, yüce hedefin üstünlüğünde hiçbir kuşkumuz kalmıyor. Ancak burada şehitlikle şahitliği birlikte düşünmek lazım. Yani şehitlik şahitliğin bir sonucudur. Hayatında şahitliği gerçekleştirenleri en son Allah (cc) şehitlikle mükâfatlandırıyor. Yani öncesinde şahitlik boyutunu ele almamız lazım. Bundan neyi kastediyorum? Bir yönüyle -sanıyorum siz de sorunuzda onu kastediyorsunuz- şahit olmak şehit olmaktan daha evladır.

Şehit olmakla bir anlamda salt kendinizi kurtarmış oluyorsunuz. Kendi cennetinizi kurtarmış oluyorsunuz. Şahit olarak yaşarsanız, belki binlerce insanın cehennemden kurtulmasına vesile olursunuz. Yani şahitliğinizle, sorumluluğunuzla, örnekliğinizle, insanları hidayete ve hakikate çağırmadaki kararlılığınızla binlerce insanın kurtuluşuna vesile olabilirsiniz. Bu açıdan, şehitliği kavradığımız kadar şahitliği de kavramamız gerekiyor, önemini idrak etmemiz gerekiyor. Birine önem vermek diğerinin önemsizliği anlamına da gelmiyor. Ya da onu es geçmek veya onun ağırlığının hafiflediği anlamına gelmiyor. Şahitlikte ve şehitlikte karşımıza çıkan şudur; şahitlik bilinciyle, şehadet ruhuyla, arzusuyla yaşayan müminin temelde hayata yaklaşımı şudur: Kendisini bu dünyaya ait hissetmez. Bu dünyaya takılı kalmaz. Tüm hesaplarını bu hayat ekseninde düşünmez. Şahitlik ve şehadet bilincini yakaladığı zaman esas ait olduğu dünyayı idrak etmiş olur.

Peki, siz bu bilincin oluştuğunu düşünüyor musunuz? Ayrıca şunu da sormak istiyorum; farklı bölgelere cihad için gidenler hakkında sizin görüşünüz nedir?

Birçok kavram gereği gibi anlaşılmadığı için, içi doldurulmadığı için ya da zamanla içi boşaltıldığı için farklı anlamlara çağrışım yapabilmekte ve insanları farklı mecralara sürükleyebilmekte… Şu kadarını ifade edeyim; samimi niyetlerle, gerçekten Allah’ın rızasını arayış içerisinde sıcak cihad ortamlarının özlemini çekenleri suçlamak ve dışlamaktan ziyade belki tercih ettikleri yolun ve yöntemin sağlıklı olup olmadığı noktasında bilgilendirmeyle karşı karşıyayız. Yoksa tarihin tüm dönemlerinde şehadet bilinci, cihad ruhu, direniş bilinci ümmet için, ümmetin dirilişi ve direnişi için olmazsa olmaz diyebileceğimiz değerlerdir, dinamiklerdir. Bu hiçbir zaman önemini kaybetmez. Ancak cihadla cinayeti karıştırmamak lazım. Ganimetle talanı karıştırmamak lazım. Bidatle sünneti ayrıştırmak lazım. Şehidlikle, şehitlik adına bir takım yanlışlıkları tefrik etmek lazım. Ancak şehitlik adına yanlış yollara sapanlar varsa ondan hareketle de şehitlikle ilgili şüpheler oluşturmamak lazım.

Kur’an’da ve sünnette bu kavramın ve türevlerinin ağırlıklı olarak kullanım şekliyle ilgili bilgi verir misiniz?

Açık olan ayetler var. Mesela hepimizin bildiği Bakara Suresi 154. ayet; “Sakın Allah yolunda öldürülenlere ölüler demeyin. Hayır, onlar diridirler, fakat siz bunun şuurunda değilsiniz.” Yine Al-i İmran Suresi 169. ayet; “Allah yolunda öldürülenleri sakın ölüler sanmayın. Onlar rableri katında diridirler, rızıklanmaktadırlar.”

Ahzab suresinde de bir ayet var.

Evet, bu bağlamda birçok ayet var. Ama belki burada bizim dikkat çekmemiz gereken husus, şehitlik kavramıyla birlikte aynı bağlamda şahitlik kavramını da gündemleştirmek… Yani şahit, aynı zamanda yaşayan şehit demektir. Şehit de değerleri için kendini adayıp, feda edip ölümsüzleşen kişi demektir. Kur’an-ı Kerim bu perspektifi bize sunuyor. Biraz da ben şehitliği şöyle anlamamız gerektiğini düşünüyorum. Adanmak… Toplumun kurtuluşu için kendinden vazgeçen, kendini feda eden… Ki Allah Rasulü (sav)’in yetiştirdiği sahabede bu özellik öne çıkıyor. Kur’an-ı Kerim’de değişik kıssalarda anlatılan öncü şahsiyetlerin duruşuna baktığımız zaman kendi dünyalık kazanımlarını, rahatlarını, menfaatlerini değil, toplumun uhrevi yönde kurtuluşu için canlardan vazgeçmeyi göze almak şeklinde şahitlerin ve şehitlerin karşımıza çıktığını görüyoruz.

Yasin suresinde Ashab-ı Kariye’den bahsediliyor. Azgın bir toplum Allah’ın elçilerini peşpeşe yalanlıyorlardı. En son şehrin en uzak ucundan bir kişi geliyor elçilere destek veriyor, o toplum onu da reddediyor. Onu recmediyorlar, linç ediyorlar, şehid ediyorlar. Şehid olurken sonrasıyla ilgili vurgu oldukça dikkatimizi çekiyor. Yasin Suresi 26. ve 27. ayette; “Ona cennete gir” denildi. Ama o hangi hassasiyeti gösteriyor. Onun şöyle dediğine şahit oluyoruz; “Keşke kavmim bilseydi! Rabbimin bana mağfiret ettiğini, bana ikramda bulunduğunu keşke bilmiş olsalardı.” Buradaki bilinç düzeyini önce yakalamak lazım. Yani kendisi cennete girse bile hâlâ gerideki toplumun kurtuluşunu dert edinmiş olan bir yürekle karşı karşıyayız. Kanına, hayatına kasteden insanların geleceğini, ahiretini öylesine düşünüyor ki cellat olmaları, katil olmaları o anda onu meşgul etmiyor. İşte şehidin mantığı budur. Bu açıdan şehidin mantığını kavramak lazım, şehidin aşkını anlamak lazım, şehidin mesajını, çağrısını doğru okumamız lazım.

Belki bu anlamda şehid aynı zamanda şunu da bize öğretiyor; Nasıl bir ölüm? Nasıl bir hayat? Yani şehitlik bilincini kuşandığınız zaman hayatın nasıl yaşanabilinirliğini ilahi düsturlardan hareketle, olması gereken zemine çekiyor. Maalesef insanlar, hatta Müslümanlar nasıl yaşayacaklarına da tam karar verebilmiş değiller, nasıl öleceklerine de karar verebilmiş değiller. İşte burada şehitlerin duruşu, şahitlerin örnekliği gerçekten önem arzediyor. Yani mesele gelip nereye dayanıyor? Hayat ve ölümü nasıl karşılıyoruz, nereye oturtuyoruz? Hayattan beklentimiz nedir? Tek hayatlı mı yaşamayı düşünüyoruz? Yoksa yaşanan hayatın ötesinde bizi bekleyen bir hayat var ona yatırım mı yapacağız? İşte mezar ötesi, ölüm ötesi hayatı kalıcı kılmak için ya da kurtuluşu yakalayabilmek için bakıyoruz ki Allah’ın bizden istediği mal ve canı -ki Allah’ın verdiği malı ve canı- Allah yolunda tahsis etmemiz gerekiyor. İşte bunun ismi sorumluluktur, örnekliktir.

Burada insanların yolu ikiye ayrılıyor. Kimileri şahit olmak için gayret ediyor, kimileri de sahip olmak için… Dünyadaki fiziki değerlere, maddi verilere, bedeni ihtiyaçlara yönelik habire sahip olmak isteyenlerle, şahit olmak isteyenlerin kavgasıyla karşı karşıyayız. Bunu aşabilenler, yani şahitliği yakalayıp da sonsuz nimetlere müşteri olabilenlerin bu yolda feda edemeyecekleri hiçbir şey yok. Onlar inandıkları inanç değerleri için, ulvi değerler için bunu göze almışlardır. Bu çağın insanı, özellikle sekülerleşen, pozitivist bir anlayışın, düşüncenin etkisiyle sıradanlaşan, materyalist bir zeminde hiçleşen insanları yeni bir ruhla dirilişe hazırlamanın ancak bu bilinçle mümkün olacağını ifade edebiliriz.

Bunu şöyle de ifade edebilirim; nasıl öleceğini öğrenmiş olan bir kimse, nasıl yaşayacağının formülünü de elde etmiştir. Yani şehit, onurlu bir ölüm, vakarlı bir ölüm, nitelikli bir ölüm arayışındadır. İşte tercihini bu şekildeki bir ölümden yana yapanın yaşadığı dünya hayatında göreceğiz ki gerçekten daha sağlam, daha temiz, daha güçlü bir hayatı yakalamış olacaktır. Yani, ölümle aramızdaki mesafeyi kısa tuttuğumuz zaman, her an şehit olmayı kendimize adadığımız zaman hayatın bağ ve bağlantıları bizim özgürlüğümüzü kısıtlamayacaktır. Elimizi, kolumuzu bağlamayacaktır. Bu açıdan, ölümü göze almadan özgürleşemeyiz. Ölümü göze almadan ne dirilebiliriz, ne de direnebiliriz. Biraz da dirilişimiz, ölümle barışık olmamızla ilgilidir.

Bir örnek vereyim; Filistinlilerin özelliği nedir? Onları yeryüzünün diğer coğrafyalarında yaşayan Müslümanlardan ayıran özellik nedir? Tek özellikleri şudur diyorum; Ölümü aştılar, ölümü öncelediler, ölüm korkusunu yendiler. Ölüm korkusunu yendikten sonra İsrail’in yenilmezliği de suya düştü. İsrail’in elindeki en güçlü silah neydi, ölümle korkutmaktı? Ama ne zaman Filistin direniş erleri ölüme “merhaba” dediler. “Hoş geldin ölüm” dediler, “baş göz üstüne ölüm” dediler, İsrail’in en güçlü silahını elinden aldılar. İlla bir savaş meydanında, hayatını ortaya koymak şeklinde de değil… Yani bu ruhu, bilinci, bu inancı yakaladıktan sonra hayattaki tüm ilişkilerimizde müthiş bir güç elde ediyoruz ve rahatlıyoruz. Korkunç bir özgüven elde ediyoruz. Çünkü ölüm artık bizim için Allah’la vuslat vesilesidir. Allah’la buluşma vesilesidir.

Bir de bunun tersi var. Ölü gibi yaşayanlar var. Ölümü göze almak ayrı, ölü gibi yaşamak ayrı. Ölü gibi yaşadığın zaman da sömürgeleştirilmekten ve köleleştirilmekten kurtulamazsınız. İşte burada vurguladığımız, üzerimizde ölü toprağı serpilmişliğini atıp ölümle güzel bir iletişim kurmak, ölüm korkusundan sıyrılıp, ölümle barışık bir şekilde yaşadığımız zaman bunun neticesinde Allah’ın bu defa güzel bir ölüm bize nasip ettiğine şahit oluruz. Bir şeyin değeri zaten ne zaman ortaya çıkar, ne zaman anlaşılır? Onun için feda etmeye hazır olduğumuz şeylerle belirlenir. Eğer, Allah sizin için değerliyse, İslam sizin için değerliyse, İslami değerler sizin için değerliyse bu konudaki fedakârlığınızdan anlaşılır. Malı, canı, evladı, rahatı, istirahatı, kazanımları, birikimleri eğer Allah yoluna tahsis edebiliyorsanız bu Allah’a ve Allah’ın değer verdiklerine verdiğiniz değerle ilgili bir olaydır.

Tarihe baktığımız zaman da aynı şeyi görürüz. Hz. Hüseyin (ra) neden Kerbela’yı tercih etti? Bakıyoruz ki Hz. Hüseyin o zor şartlarda, biraz da o savaşın, o seferin sonucunun nasıl seyredeceğini tahmin ede ede, bile bile kalktı yola çıktı. Ama o çok iyi biliyordu ki ümmetin böylesi bir duruşa ihtiyacı vardı.

Ünlü Arap şairi Ferazdak Hz. Hüseyin’le karşılaştığında O’na şöyle diyor; “Halkın kalbi senden yana, ama kılıçları Yezid’den yana.” Bunun yanı sıra Hz. Hüseyin’i başka uyaranlar da oluyor. Ama o yoluna devam ediyor…

Ama o ne diyor; “Yarın kılıçlar Kur’an’ımızı delik deşik edecekse, bu günden benim göğsümü delil deşik etsin” diyerek kılıcını çekmesi, muhteşem bir insanlık duruşunun nasıl gerçekleştirdiğini bize gösteriyor. Fakat burada bir o kadar daha önemli olan şu husus vardır; Hz. Hüseyin, şehitliği ve şehadeti ile mesajını veriyor. Diğer türlü o güne, Kerbela’ya gelinceye kadar Hz. Hüseyin sürekli konuşarak mesaj vermeye çalışıyordu. Ama yankı bulmuyordu. Kerbela’da taçlandıktan sonra, şehadetle kucaklaştıktan sonra bakıyoruz ki Hz. Hüseyin’in kanının üzerinden gelen mesaj kıyamet sabahına kadar tüm mazlumlar için, tüm direnişler için müthiş bir hayat iksiri olarak devreye giriyor. Fakat aynı sıra Hz. Zeyneb de şahitliği tercih ediyor. Ona da şahitlik nasip oluyor. Yezid’in sarayında öyle bir şahitlik serdediyor ki kıyamete kadar gelecek olanlar nasıl dünya hayatı yaşanır, Zeyneb üzerinden bunu yakalıyorlar. Nasıl ölünür, bunu da Hz. Hüseyin üzerinden yakalıyorlar. Bu açıdan birbirini tamamlıyor şehitlik ve şahitlik… Yaşadığımız sürece şahitliğimizi, ama emaneti teslim etme anından sonra da şehitliğimizle mesajımızı, misyonumuzu tamamlama yoluna gitmiş olacağız.

Hocam, sahabelerin şehadet/şehitlik anlayışları hakkında bilgi verir misiniz?

Bununla ilgili çok müthiş tablolar var. Aslında bunlar bir kitap konusu… Bunlardan sadece birkaç tanesini size arzetmek istiyorum. Haram bin Milhan ismindeki sahabi bir savaşta düşman askeriyle karşı karşıya geliyor. Düşman askerinin attığı bir ok tam gırtlağına isabet ediyor. Yani ölümcül bir darbeyle tam şah damarından vuruluyor. Son sözü şu oluyor; Kâbe’nin Rabbine andolsun ki kurtuldum, kazandım… Şehit oluyor.

Darbeyi vuran müşrik bu sözü duyuyor. Şaşkınlık içerisinde… Vuran ben, öldüren ben, ölen o… Bu, nasıl kurtuldu, bunun kazancı neydi diye merak ediyor? Şehidin mantığını, aşkını çözmeye çalışıyor. İşin ucunda cennetin olduğunu, ebedi kurtuluşun olduğunu fark edince; “Kâbe’nin Rabbine andolsun ki kazandım” diyenin mesajı bakıyorsun ki katilin yüreğinde de yankı buluyor ve o da Müslüman oluyor. Yani bizim başarıya, kazanmaya, kâra, gelire yüklediğimiz anlamın dersini şehit bize veriyor. Kazanmak nedir, kaybetmek nedir, yenmek nedir, yenilmek nedir, galibiyet nedir, mağlubiyet, hezimet nedir bu cümleden anlıyoruz.

Yine buna benzer bir olay daha var. Uhud savaşında Enes bin Nadr’ın savaşın en kritik anında etrafına şöyle seslendiğini görüyoruz. Enes bin Nadr hemen yakında olan Sa’d bin Muaz’a hitaben; “Ey Sa’d bin Muaz! Kâbe’nin Rabbine yemin olsun ki Uhud’un eteklerinde cennetin kokusunu almaktayım.” Yani şehitlik öyle bir zirve ki daha dünyadayken Allah cennetin kokusunu nasip ediyor, cenneti onlara yaklaştırıyor. Onları cennete değil, cenneti onların ayağına getiriyor. Bunlar aynen vaki olan şeylerdir. Tıpkı Hz. Yakub’un kilometrelerce ötede Hz. Yusuf’un kokusunu aldığı gibi, bakıyoruz ki sahabe de cennetin kokusunu alıyor. Böyle bir odaklanma, hedefe kilitlenme, dünyayı aşma, aşkın bir bilinçle süfli emellerden, arzulardan, hesaplardan sıyrılmayı bize öğretiyor.

Özellikle Bedir savaşında Umeyr bin el-Hemam’ın hayata bakışını hatırlıyorum. Allah Rasulü; “Genişliği yerle gök arası olan cennet için ayağa kalkın, harekete geçin!” dediği zaman, Umeyr bin el-Hemam o sırada avucundaki hurmaları yemekle meşgul. Hz. Peygamberin bu çağrısını alınca, avucundaki hurmaları yere atıyor ve; “Vallahi bunları bitirinceye kadar beklersem cennete gecikmiş olurum, bu benim için uzun hayat sayılır” diyor ve koşuyor. Bedir’in derinliklerinde süzülüp, cennete doğru kanatlanmayı tercih ediyor.

Temelde şuna gelmek istiyorum; Hayata bakış mantalitesi, bakış felsefesi üzerinde durmak lazım. İllaki bu hayattan elimizi-eteğimizi çekelim anlamında değil, dünyada bir ağırlığımızın olmasını istiyorsak, Müslümanların bir heybetinin olmasını istiyorsak, dünyaya takılı kaldığımız birçok değerlerden, metalardan, eşyalardan biraz sıyrılıp daha üstten bakabilmeliyiz. Daha ulvi nimetlere talip olabilmeliyiz. Sadece dünya lezzetleri ve nimetleri değil, bunun ötesinde Allah’ın (cc) işaret ettiği nimetlere ve lezzetlere müşteri olmamız gerekiyor. İşte bu müşteri olunmanın pratiğini şehitler bize gösteri yor.

Kur’an’dan okuduğumuz kadarıyla şehid peygamberler var. Bir de bu konu ile ilgili kısa bilgi verebilir misiniz?

İsrailoğullarının şehit ettikleri peygamberlerin sayısını bilmiyoruz. Çünkü ayeti kerimede çokça peygamber katlettikleri haber veriliyor. Hz. Zekeriya ve Hz. Yahya’yı şehit ettiklerinden dolayı peygamberlerin de şehit edildiklerine şahit oluyoruz. Burada nasıl bir sonuca varıyoruz, gördüğümüz şudur; insanlar bir davayı, o davayı temsil edenlerin, davaya çağrı yapanların duruşu üzerinden değerlendirirler. Eğer, dava adamları davalarında ve davetlerinde samimi iseler, sırasıyla en önemli varlıklarını, en önemli kazanımlarını feda edebiliyorlarsa o zaman inandırıcı olurlar. Yani dava bir iddiadır, İslam bir iddiadır. Eğer bu iddianın bir davası varsa, bu iddianın bir daveti varsa, bu değer kazanacaktır. Muhataplar önce tepki gösterseler de tarafsız kitleler davayı temsil edenlerin sadakat ve samimiyetlerine bakacaklardır. Bu sadakat ve samimiyet nereden ortaya çıkıyor? Adanmışlık üzerinden, şehitlik üzerinden kendini gösteriyor diyebiliriz. Başta Hz. Muhammed (sav) olmak üzere peygamberler tüm insanlara örnek olarak gönderilmiş en güzel örneklerdir. Bu açıdan onların hayata ve ölüme bakışlarını, hayat ve ölümle olan ilişkilerini, iletişimlerini bizim doğru okumamız gerekiyor.

Şahitlik görevimizi tam manasıyla yerine getirebilmemiz için üzerimizde taşımamız gereken temel vasıflar ne olmalıdır? Neler yapmamız lazım, nelere dikkat etmemiz lazım?

Şehitliğin, şahitliğin temel şartı şudur; Allah yolunda olması… Yani şahitliğimizin makbul ve meşru olup olmadığını nereden anlayacağız? Şehitliğimizin makbul, meşru olduğunu nereden anlayacağız? Bu, Allah yolunda olmasına bağlanmıştır. Buradan hareketle sorunuza gelecek olursak; Eğer hayatımız Allah’ın yolunda bir hayat ise, ömrümüz Allah’ın yolunda seyrediyorsa, gerçekleşiyorsa biz şahitliği yakalamış oluruz. Geride şehit olmak nasip olur mu olmaz mı onunla ilgili Allah Rasulü (sav) bize şu müjdeyi veriyor; “Kim ki sıdk ile sadakat ile, samimiyetle Allah’tan şehitlik isterse yatağında ölse bile Allah ona şehitlik mertebesi nasip eder.”

Büyük komutan Halid bin Velid, hadiste belirtildiği üzere sanırım yatağında ölmüştü. Yani savaş şartlarında değil de normal şartlarda ölmüştü…

Evet… Yeri gelmişken ona da kısaca değineyim. Halid bin Velid son anda kendisine sitem ediyor. Çünkü onların dünyadaki en büyük arzusu şehit olmaktı. Sonuçta çocuklarına sesleniyor ve beni ayağa kaldırın diyor. Kılıcını getiriyor, yaslanıyor. Ölümü ayakta karşılayayım diyor. Ölüm meleğiyle ayakta randevum gerçekleşsin diyor ve nitekim o şekilde ruhunu teslim ettiğini görüyoruz.

Hz. Ömer (ra)’ın güzel bir duası var; “Allah’ım şehitlikle beni rızıklandır.” Diyorum ki, bu kadar rızık telaşımız, maişet telaşımız var. En güzel rızıka Hz. Ömer parmak basmış. Diğer rızkın peşinde koşarken bu duayı unutmayalım. “Allah’ım kendi yolunda şehitlike bizi rızıklandır” diyelim. Bunu söylerken Türkiye’den Bosna cihadına katılıp orada şehit olan bir kardeşimizin duası aklıma geldi. Bosna cephesine giderken yolda hep şu duayı yaparmış; “Allah’ım benden razı olduğun an canımı al.” Bosna’ya giderken daha cepheye varmadan yolda şehitlik nasip oluyor. Adeta sahabenin duasını çağrıştıran bir dua bu. 20. asırda sahabenin duasının derinliğini taşıyan bir duayla karşı karşıya kalıyoruz. Yani işin gerçekten samimiyet boyutu var. Kişinin Allah ile iletişim boyutunu biz tabi çözemeyiz. Ama bize düşen yaşadığımız dünyanın süfli emellerinden soyutlanıp, ulvi değerlere kanatlanmaktır. Bu kanatlar cihad ruhu ve şehadet bilinciyle oluşacaktır inşallah. Allah beşeriyeti şahitsiz bırakmasın, İslami hareketi de şehitsiz bırakmasın.

Sanırım şu soruyu atladık, aklımdayken müsaadenizle yeniden sormak istiyorum. Cihad/şehadet/şehitlik ilişkisi üzerine birkaç şey söyleseniz…

Allah yolunda olması demek, mutlaka savaş ortamı olması demek değildir. Allah yolunda bir mücadele içinde olmak, bir gayret içinde olmaktır. Diyelim ki davet yolunda hayatını verdi, ilim yolunda hayatını verdi, emri bil maruf nehyi anil münker yolunda hayatını verdi, tahsis etti. İnşallah bunları da şehitlik kapsamında, şehadet kapsamında Rabbim mükâfatlandıracaktır.

Hocam son bir soru… Diğer ideolojiler de kendi ölülerine “şehid” diyorlar. Cumhuriyet şehidi, demokrasi şehidi vs. Hangi değerler için ölen şehittir veya şehit değildir?

Bu, açık bir suiistimaldir, samimiyetsizlik örneğidir. Bir yönüyle kalkıp da alabildiğine ilahi değerleri, müteal değerleri reddedeceksin, irtica diyeceksin, yobazlık diyeceksin, savaş ilan edeceksin ama o değerler sisteminin en kutsal kelimesini alıp da ihtiyaç duyduğun zaman, bunu kullanma yoluna gideceksin. Bu, münafıklığın farklı bir tezahürüdür. İnsanlardan beklenen dürüstlüktür. Keşke batıl da olsa düşüncelerinde, davalarında dürüst davransalardı. Ama maalesef bunu göremiyoruz.

Röportaj: Yaşar Yeşil

Özgün İrade Dergisi, Şubat 2010

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir